Akademik özgürlük...
MUSTAFA ÖZTÜRK yazdı:
“Eğer tüm insanlığın, farklı düşünen tek bir kişiyi susturmasını haklı buluyorsanız, gün gelip o tek kişinin iktidarı ele geçirdiğinde tüm insanlığı susturmasına karşı çıkmaya da hakkınız olmaz...” diye söylemişti Colombia Üniversitesi rektörü Jonathan R. Cole, John S. Mill’in “On Liberty” adlı makalesinden yaptığı alıntı ile. Bilenler hatırlayacaktır, yıllar önce oryantalizm ve kültür üzerine yaptığı çalışmalarıyla ünlü, Filistinli akademisyen Edward Said, Filistin-İsrail sınırında İsrail karakoluna taş atarken görüntülenmişti. Bunun üzerine bazı kişiler (Yahudi lobileri) Said’in görevinden uzaklaştırılması için üniversite yönetimine baskı yapmışlardı. Üniversite yönetimi onurlu bir şekilde davranmış, bir öğretim elemanının her şeyin üzerinde olduğunu ima eden bir mektup yayınlayarak ilim adamına sahip çıkmıştı. Akademik dünyanın en onurlu hareketlerinden birisidir belki de bu hareket. Dünyanın sayılı ilim adamlarından ve entelektüellerinden (bu tabiri ve duruşu sevmeyenler rahatsız olmakta özgürdürler) olan Edward Said’e karşı, olması gerektiği gibi davranılarak, “üniversite” adlı kurumun asli kimliğini ortaya konmuştu.
Bunu hatırlatmış olmamın elbette bir nedeni var. Hepimizin bildiği gibi bir “Kemalizm” meselesi daha geçti ülkenin gündeminden. Atilla Yayla meselesi...
Sayın Yayla, yaptığı kaliteli çalışmalar ile tanınan liberal akademisyen. Düşüncelerinin bir çoğuna katılmasam da, hatta eleştirilecek birçok yanı olduğunu iddia etsem de, olaylar bana Atilla Yayla ile ilgili bir şeyler yazma gereği hissettirdi. Mesele Atilla Bey’in İzmir’de yaptığı konuşma değil, “Kemalizm” değil, liberal AKP’nin misafirine sahip çıkamayışı hiç değil. Bunu bilmenizi isterim. Witgenstein’in Tractacus adlı eserinde söylediği gibi “üzerinde konuşulamayan konusunda susmalı.” Zaten işin bu tarafının konuşulmasını kelli-felli ağabeylerimize(!) bırakmamız gerekiyor galiba. Çünkü onlar bilir bu işi. Çünkü “körler ile sağırlar birbirini ağırlar.”
Benim dikkat çekmek istediğim; fikir beyan etmiş olmasından dolayı, üzerine gelinen bir akademisyene çalışma arkadaşlarının ve patronlarının (patron diyorum çünkü bu ülkede her şey patron-işçi ilişkisi ile yürüyor, akademik hayat da buna dahil) sahip çıkmayışları, onu reddedişleridir. Türk modernleşmesinin önemli bir ayağı olan akademik ve aydın camia, her zaman iktidarın “verili/dayatılı” formlarının ilk taşıyıcıları oluyor her nedense? Tamam, aydınlar her dönem yaslanacakları yastık bulmuşlardır kendilerine; aristokrasi, kilise, sanayileşme ile birlikte burjuvazi v.s. Tamam da bu ülkede hiç mi muhalif aydın çıkmayacak. Hiç mi fikirleri “görünene” ve “gösterge”lere ters şeyler taşıyan bir aydın çıkmayacak. Aydın meselesini ortaya ilk olarak atan Batı’da bile belirli dönemlerde muhalifler, karşı duranlar çıkmışlardır. Örnek olarak aklıma J.P.Sartre geliyor. Buradan da görebiliriz batılılığımızın paçalarımızdan nasıl aktığını. Batılı olmaya çalışanlar, bunun çığırtganlığını yapanlar keşke bu tarafından görebilselerdi Batı’yı. En azından daha temiz taraflarından sarılırlardı Batı’ya.
Evet, Türk aydınından tıpkı Edward Said olayında olduğu gibi bir duruş beklerdim. Özellikle akademik camiadan... Ne yazık ki olmadı. Yaptıkları bir babanın, korkudan oğlunu reddetmesinden başka bir şey değildir. Kısaca, komedi sahnesidir sergilenenler. Komedi sahnesi. Güzel oldu vallahi. Benzetmeden çok gerçeği yansıtıyor. Saldırganlık duygusuyla hareket edenler iyi sergiliyorlar oyunlarını. Ne yazık ki Atilla Bey, komediye karışmış trajedidir. Ben de bu oyunda sergilenen komediden gözlerimin mayışmadığını, trajediyi görebildiğimi söylemeye çalışıyorum. Ama sevindiğim bir şey var; Atilla Yayla her şeye rağmen, gerçek bir “entelektüel duruş” sergilemiştir.
Muhalif şeyler söylemiştir ve söylemekle kalmayıp söylediklerini iyi bir şekilde savunmuştur. Bu nedenle tebrik etmek lazımdır Atilla Yayla’yı. Liberalleri “konjonktör’ün adamları” olarak bilirdim. Atilla Yayla beni yanılttı. Gördüm ki, muhaliflik yürekle ve onurla alakalıymış. Taşınan ideoloji ile alakalı değilmiş yani.
Atilla Yayla, aydın kişinin gerektiğinde bütün ideolojilere ve ideallere karşı muhalif duruşu olan kişi olduğunu gösterdi bu ülkeye. Ona sahip çıkmayanlara gelince, en güzel cevabı yine, yıllar önce bir akademisyenini savunan rektörün mektubu verecektir: “Üniversite, bir mensubunun fikirlerini açıklamasına veya davranışlarına karşı, cezai veya asli bir davanın konusu olsa da, herhangi bir yaptırımda bulunamaz. Tepkiyi koşullar belirler. Sınıfta veya dışarıda ifade edilen ve bize çirkin gelen fikirlerin, bizim ‘gerçek’ kavrayışımızı yerinden eden, önyargılarımızı ve peşin hükümlerimizi sorgulayan fikirlerin, akademik düzenimizin temel yapısını tehdit etmedikleri sürece güvence altına alınmaları gerekir. Eğer biz Profesör Said’ in özgür yazıp konuşma hakkını inkar edersek bundan sonra kim susturulacak, ceza korkusu olmadan aklındakileri söyleme hakkına kimin sahip olduğunu belirleyen engizisyoncu kim olacak, bunları da şimdiden düşünmeye başlamamız gerekecek.”
“Eğer tüm insanlığın, farklı düşünen tek bir kişiyi susturmasını haklı buluyorsanız, gün gelip o tek kişinin iktidarı ele geçirdiğinde tüm insanlığı susturmasına karşı çıkmaya da hakkınız olmaz...” diye söylemişti Colombia Üniversitesi rektörü Jonathan R. Cole, John S. Mill’in “On Liberty” adlı makalesinden yaptığı alıntı ile. Bilenler hatırlayacaktır, yıllar önce oryantalizm ve kültür üzerine yaptığı çalışmalarıyla ünlü, Filistinli akademisyen Edward Said, Filistin-İsrail sınırında İsrail karakoluna taş atarken görüntülenmişti. Bunun üzerine bazı kişiler (Yahudi lobileri) Said’in görevinden uzaklaştırılması için üniversite yönetimine baskı yapmışlardı. Üniversite yönetimi onurlu bir şekilde davranmış, bir öğretim elemanının her şeyin üzerinde olduğunu ima eden bir mektup yayınlayarak ilim adamına sahip çıkmıştı. Akademik dünyanın en onurlu hareketlerinden birisidir belki de bu hareket. Dünyanın sayılı ilim adamlarından ve entelektüellerinden (bu tabiri ve duruşu sevmeyenler rahatsız olmakta özgürdürler) olan Edward Said’e karşı, olması gerektiği gibi davranılarak, “üniversite” adlı kurumun asli kimliğini ortaya konmuştu.
Bunu hatırlatmış olmamın elbette bir nedeni var. Hepimizin bildiği gibi bir “Kemalizm” meselesi daha geçti ülkenin gündeminden. Atilla Yayla meselesi...
Sayın Yayla, yaptığı kaliteli çalışmalar ile tanınan liberal akademisyen. Düşüncelerinin bir çoğuna katılmasam da, hatta eleştirilecek birçok yanı olduğunu iddia etsem de, olaylar bana Atilla Yayla ile ilgili bir şeyler yazma gereği hissettirdi. Mesele Atilla Bey’in İzmir’de yaptığı konuşma değil, “Kemalizm” değil, liberal AKP’nin misafirine sahip çıkamayışı hiç değil. Bunu bilmenizi isterim. Witgenstein’in Tractacus adlı eserinde söylediği gibi “üzerinde konuşulamayan konusunda susmalı.” Zaten işin bu tarafının konuşulmasını kelli-felli ağabeylerimize(!) bırakmamız gerekiyor galiba. Çünkü onlar bilir bu işi. Çünkü “körler ile sağırlar birbirini ağırlar.”
Benim dikkat çekmek istediğim; fikir beyan etmiş olmasından dolayı, üzerine gelinen bir akademisyene çalışma arkadaşlarının ve patronlarının (patron diyorum çünkü bu ülkede her şey patron-işçi ilişkisi ile yürüyor, akademik hayat da buna dahil) sahip çıkmayışları, onu reddedişleridir. Türk modernleşmesinin önemli bir ayağı olan akademik ve aydın camia, her zaman iktidarın “verili/dayatılı” formlarının ilk taşıyıcıları oluyor her nedense? Tamam, aydınlar her dönem yaslanacakları yastık bulmuşlardır kendilerine; aristokrasi, kilise, sanayileşme ile birlikte burjuvazi v.s. Tamam da bu ülkede hiç mi muhalif aydın çıkmayacak. Hiç mi fikirleri “görünene” ve “gösterge”lere ters şeyler taşıyan bir aydın çıkmayacak. Aydın meselesini ortaya ilk olarak atan Batı’da bile belirli dönemlerde muhalifler, karşı duranlar çıkmışlardır. Örnek olarak aklıma J.P.Sartre geliyor. Buradan da görebiliriz batılılığımızın paçalarımızdan nasıl aktığını. Batılı olmaya çalışanlar, bunun çığırtganlığını yapanlar keşke bu tarafından görebilselerdi Batı’yı. En azından daha temiz taraflarından sarılırlardı Batı’ya.
Evet, Türk aydınından tıpkı Edward Said olayında olduğu gibi bir duruş beklerdim. Özellikle akademik camiadan... Ne yazık ki olmadı. Yaptıkları bir babanın, korkudan oğlunu reddetmesinden başka bir şey değildir. Kısaca, komedi sahnesidir sergilenenler. Komedi sahnesi. Güzel oldu vallahi. Benzetmeden çok gerçeği yansıtıyor. Saldırganlık duygusuyla hareket edenler iyi sergiliyorlar oyunlarını. Ne yazık ki Atilla Bey, komediye karışmış trajedidir. Ben de bu oyunda sergilenen komediden gözlerimin mayışmadığını, trajediyi görebildiğimi söylemeye çalışıyorum. Ama sevindiğim bir şey var; Atilla Yayla her şeye rağmen, gerçek bir “entelektüel duruş” sergilemiştir.
Muhalif şeyler söylemiştir ve söylemekle kalmayıp söylediklerini iyi bir şekilde savunmuştur. Bu nedenle tebrik etmek lazımdır Atilla Yayla’yı. Liberalleri “konjonktör’ün adamları” olarak bilirdim. Atilla Yayla beni yanılttı. Gördüm ki, muhaliflik yürekle ve onurla alakalıymış. Taşınan ideoloji ile alakalı değilmiş yani.
Atilla Yayla, aydın kişinin gerektiğinde bütün ideolojilere ve ideallere karşı muhalif duruşu olan kişi olduğunu gösterdi bu ülkeye. Ona sahip çıkmayanlara gelince, en güzel cevabı yine, yıllar önce bir akademisyenini savunan rektörün mektubu verecektir: “Üniversite, bir mensubunun fikirlerini açıklamasına veya davranışlarına karşı, cezai veya asli bir davanın konusu olsa da, herhangi bir yaptırımda bulunamaz. Tepkiyi koşullar belirler. Sınıfta veya dışarıda ifade edilen ve bize çirkin gelen fikirlerin, bizim ‘gerçek’ kavrayışımızı yerinden eden, önyargılarımızı ve peşin hükümlerimizi sorgulayan fikirlerin, akademik düzenimizin temel yapısını tehdit etmedikleri sürece güvence altına alınmaları gerekir. Eğer biz Profesör Said’ in özgür yazıp konuşma hakkını inkar edersek bundan sonra kim susturulacak, ceza korkusu olmadan aklındakileri söyleme hakkına kimin sahip olduğunu belirleyen engizisyoncu kim olacak, bunları da şimdiden düşünmeye başlamamız gerekecek.”
