Wednesday, December 20, 2006

Bir ahlak paranoyası..

MUSTAFA ÖZTÜRK yazdı:

7 yaşındaki çocuğa yapılan tecavüz, altmış saatte yedi insanın ölümü ile sonuçlanan vahşet v.s. üzerine yapılacak bütün tahliller aslında suçu ve suçluyu aklamaktan başka bir şeye yaramayacaktır.

Ne mutlu bize(!) Ulaşmak istediğimiz yere vardık sonunda. 150 yıldan fazladır biz bunu istemiyor muyduk? Modern hayatın gereklerini yerine getirerek, ona eklemlenmek ve onun taşıyıcısı olmayı istemiyor muyduk? Galiba oluyor. Daha da olacak gibi görünüyor. Evet, batılılaşma ve modernleşme arzularımız yerini buluyor artık. Başlıca manevi bir birikim olan geleneğimizi reddederken gelecek sonuçların böyle olmasından başka ne bekliyorduk ki? İşte modernleşme maceramız, işte sonuçları! Ne yazık ki Batı’nın sorgulamaya başladığı, canının sıkıldığı, kurtulmak için uğraştığı şeylere biz yeni ulaşıyoruz; sahipsizlik, bir başınalık, ahlak paranoyası v.s. yani genel anlamıyla modernleşme. Bunu anlamak için fazla zorlanmamıza gerek yok zannedersem. Batı’da son yıllarda karakter, güven, ahlak, edepsizlik vs. üzerine yazılmış kitapları gözden geçirmemiz yeterli olacaktır.

Arabanın cinsel bir imge olarak kullanıldığı 'Çarpışma' romanında yazarın, daha kitabın girişinde kullandığı “yaşamımız 20. yüzyılın o büyük, ikiz ana temasının egemenliği altında. Bunlar “seks” ve “paranoya”dır.” cümlesi yaşanılan çağın dünyaya neler getirdiğini görmek açısından önemli bir tespittir. Bir paranoyanın resmidir yaşanılan zamanlar. İnsanlık yaşadığı bu paranoya neticesinde asli kimliğini unutarak hayvaniliğin (nefsin) sınırları içerisine hapsolmuştur.
Modern zamanların ürettiği “kapitalist” anlayış sadece ekonomik alanda değil sosyal alanlarda da kendini açıkça göstermiştir. Kapitalizm ile birlikte ortaya çıkan “kalabalık bir dünyada yaşıyor olsam da, bu kalabalıkların görüntüsüne aldanmamam ve birey olarak kendimi sosyal planda alabildiğince garanti altına almam lazım” şeklindeki “rekabet” anlayışı toplumların çözülme nedenlerinin başında geldiği gibi bireyin de bir suç makinesi olmaya hazır hale gelmesine neden olmaktadır. Millet olarak yaşadığımız tam da budur. Geç kalmış da olsa bu ortamı artık iliklerimize kadar hissetmeye başladık.

Francis Fukuyama, “sosyal güvenin azalması” olarak adlandırdığı bu duruma, en dikkat çekici örneklerden birisi olarak Batı’daki aile parçalanmalarını örnek olarak göstermektedir. Ona göre ahlaki topluluk açısından geri kalan tek fırsat olarak gösterdiği “aile” de bu güvensizlikten nasibini almıştır. Toplumumuza baktığımızda, son dönemlerde fazlasıyla ortaya çıkan aile parçalanmaları bizim de bu güvensizliği nasıl yaşadığımızı anlamamızda kolaylık sağlayacaktır. Sanayileşen, büyük sosyal değişimler yaşayan insanlığın kapitalizmin sosyal planda yol açtığı olumsuzlukları olumlu birer sonuçmuş gibi algılayarak köklerinden kopması ve sahipsiz kalması ne hazin bir durumdur. Kapitalizm ile birlikte ortaya çıkan “birey” önceliği toplumun aleyhine bir hal almış, toplumun çökmesine neden olduğu gibi “birey” in de yok olmasını doğurmuştur.
Modern anlayışla ortaya çıkan süreç, oluştururken yok eden bir süreçtir. Bir taraftan yeni yaşam standartları getiren, ticari ve sosyal sınırları genişleten bu anlayış diğer taraftan insanlığa acı bunalımlarda getirmektedir maalesef. Ortaya çıkan gelişmiş toplum modeli geleneksel hayatı yok etmiş, insanların ahlaki yapısını ezmiştir.

Yine Richard Sennett ’in belirttiği gibi modern anlayış ve modern kurumlar “bağlılık” ve “sadakat” meselesini tıpkı ekonomi alanındaki gibi bir hale yani kısa vadeli güven anlaşmaları haline getirmiştir. Kişi sadakatini öteki’ne karşı sadece onunla işi olduğu müddetçe gösterecektir, güven verecektir. Aslında güven hiç olmayacak, sadakat ise göz yanılması olacaktır. Güçlü bir insanlık bağı kurulmadığı için kısa zamanda parçalanmalar kendini gösterecektir.
Bu istikrarsızlık modernliğin belirgin bir uzvu olan kapitalizmin, insanları buhrana bunalıma, suç ortamına itmesinden başka bir şey değildir. Bunlar böyle olunca Sennett’in de dediği gibi “irade ile davranışlar birbirinden kopacak”, güven bağları zedelenerek “karakter aşınmaları” meydana gelecektir. Toplumumuzun da son günlerde artarak yaşadığı sapıklıklar, sapkınlıklar tıpkı yazarın söylediği gibi karakter aşınmalarıdır. Maneviyatını, yani arasındaki “uzun vadeli bağları” kaybeden toplumumuz, birbirinin gözlerinin içine bakamayan güvensizler ve tehlike yığınlarına dönüşmüştür. Yani bir “akılcılaşma” olarak algılanan modern anlayış, kendi akıldışılığını üretmiş, bunu yaşamın bütün alanlarına korkusuzca yaymış, yayılınca da kendi akılsızlığının akılcılık gibi algılanmasını sağlayarak, insaniliğin ortadan kalkmasına neden olmuştur.

John Tomlinson’un dediği gibi “kültür bir alınyazısı değil bir karar meselesidir.” Ve yine söylediği gibi “kültürel irade üçüncü dünya halklarının kendilerine ‘dayatılan’ yabancı kültürü hap gibi yutan ‘salaklar’ olduğunu varsayan modernist söylemlere karşı kültürel toplulukların, kendi tercihleri olan özneler, kültürel eylemciler” olduğunu unutmamak gerekiyor.” Evet, geleneksel kültürler ve inanışlar Batı’nın icat ettiği kapitalist kültürün işgali altındadır. Geleneksel bir kuvveti olan bu kültürler, bu işgalin sonuçları karşısında şaşkın duruma düştükleri gibi, umudu yine aynı anlayışın icat ettiği suni çözümler ve kurumlarda arıyor. UNESCO, UNICEF, vs. kurumların hepsi birer günah çıkarma kurumları oldukları gibi, bu kurumların geleneksel kültürlere vereceği hiçbir şeyleri yoktur.

İnsanlık olarak bir refah düzeninin arzusu içindeyiz. A. Giddens başta olmak üzere, birçok sosyal bilimci tarafından refah dönemi arzusunun kaynaklarının çok olduğunu savunulmasını, bu arzuyu toplumsal karışıklıktan duyulan korkuya, çalışma hayatının çetrefilli yapısına, emeğin karşılanması meselesine v.s. bağlanmasından ziyade, (bizim için) refah düzeyi ancak kaybettiğimiz (terk ettiğimiz) geleneğin (maneviyatın) yeniden üretilmesine bağlıdır. Sosyal bilimcilerin bahsettiği kökler belki geçerlidir ama unutmamak gerekir ki tarihimizin birçok döneminde ekonomik, yapısal, bürokratik vs. karşılaşmış olsak da, hiçbirisinde yaşadığımız ahlak problemlerindeki gibi acziyete düşmemişiz.

İnsan yaşadıkları ve hissettikleri ile insandır. Korkular, günahlar, standartlar vs. ile yaşamını sürdürür insanoğlu. Yaşadığımız dünya salt bir iyilik üzerine kurulmamıştır. Dünya, pisliğiyle, nefretiyle, acısıyla var olan bir dünyadır. Önemli olan, insanın görevinin bunların arasında en iyi olanı bulmak ve onun doğrultusunda bir yaşam sürmek olduğunu unutmamaktır. Yani inancımızda kavramsallaştırdığımız gibi “maneviyat gömleği”ni giyip, bütün düğmelerini iyice iliklemek gücümüzde yatıyor refah ve huzur.

Kimilerine göre sürgünde olan, inancımıza göre bir sınav arenasında olan bizler –bütün insanlık- modern zamanların ürettiği “uygar insan”, “çağdaş insan” palavralarına aldanıp (ki insanlık olarak bu palavraları biz ürettik) kendi “sınırlılığımızı”, gidebileceğimiz sınırı unutup, daha ileriye varmak adına “sekülerizm” gibi ideolojilerin tuzağına düşerek Yaratıcı’yı yaşadığımız dünyadan kovmaya yeltendik. Hatta O’nun yerine el atmaya çalışarak hayatımızın kirlenmesine, saçma bir paranoyanın ortasında katiller, 7 yaşındaki bir çocuğa tecavüze yeltenen şeytancıklar üretmeye başladık. Yıllar önce, ülkemiz siyasetçilerinden Sayın Erbakan’ın söylediği “herkesin başına polis dikemezsiniz ama herkesin kalbine Allah korkusunu yerleştirebilirsiniz, böylelikle sorunlar kendiliğinden ortadan kalkar” sözü ne söylemek istediğimizi özetlemeye yetecektir.
Daha yüzyıl öncesinden modernitenin ne gibi sonuçlar doğuracağını tahmin edip, bunları eserlerine yansıtanlardan birisi olan Goethe’nin Faust adlı eserinde Dr. Faust’un serüvenleri ile hızla ilerleyen modernliğin resmini çıkarması ve son bölümünde kahramanına “ilerleme için biraz kanın ve gözyaşının önemi yoktur” sözünü söyletmesi, yaşadıklarımızı yıllar öncesinden özetlemiştir. İlerleme için biraz kanın ve gözyaşının önemsiz olduğunu direten modern anlayış öyle bir noktaya gelmiştir ki; biraz kan ve gözyaşı tüm dünyayı sararak insanlığı kocaman felaketlerin eşiğine getirmiştir. İnsanlığın, en azından biz Müslümanların, maneviyat zırhına bürünmesi gerekir. Yoksa gün geçtikçe artan katliamların sayısını hesaplayamayacak, değil 7 yaşındaki çocuğa, anne karnındaki ceninlere sulanan hayvanların aramızda dolaşmasına imkân sağlamış olacağız. Boğulacağız kısaca bu kan ve gözyaşı gölünde. Çığlık atmaya dahi fırsatımız olmayacak.

KAYNAKÇA:
1) R. Sennett, Karakter Aşınması, Ayrıntı Yayınları.
2) J. G. Ballard, Çarpışma, Ayrıntı Yayınları.
3) F. Fukuyama, Güven, İş Bankası Yayınları.
4) J. Tomlinson, Kültürel Emperyalizm, Metis Yayınları.
5) A. Giddens, Sağ ve Solun Ötesinde, Metis Yayınları.
6) Goethe, Faust, Sosyal Yayınları.

Kediler gibi..

"Kediler gibi olduk, sinsi bir asalaklık ve kayıtsız bir evcillik içindeyiz. Toplumsal hayatın sıcaklığında kendimizi iyi hissetsek de, tarihsel tutkularımız yapay bir mahremiyetin solgun ışığında çörekleniveriyor ve yarı açık olan gözlerimiz televizyon imgelerinin barışçıl geçişini kolluyor yalnızca."
"cool anılar 1-2" / Baudrillard

Tuesday, December 05, 2006

Kitaplarım üzerine..

ATİLLA YARAMIŞ yazdı:
Onlar hakkında herkes bir şeyler söyler. Ama en çok şeyi de onlar söyler. Kitaplardan bahsediyorum; kitaplığımın karşısına geçerek. En üst rafın başköşesi, Kitaplar Kitabı’nın. Ona baktıkça, dokundukça onu okuyup yaşadıkça “insan”lığımız bir değer kazanmaz mı? Hem onun içinde kâinatlar saklı. Merhamet, adalet, dua… O kitabın içinden birkaç söz. Hem ne minvâl üzere okuyacağımız orada yazıyor; hayata nasıl duracağımız; hayata nasıl “hayat” katacağımız. Hem onun bir özelliği de her dem taze oluşudur. 600 sayfayı her gün oku; her gün farklı bir kitabı okumuş gibi olursun. Ve o her gün, bir cümle dahi olsun okunmak ister. Bazen ona elimi sürmediğim üst üste günler geçer de, o yine de her şeyden sadıktır; okudukça ömrüme ferahlık üfler. Onunla komşu Riyaz-üs Salihîn var. O da lisan-ı hâl ile “beni yılda en az bir defa oku” diyor. İçimde senin için, En Sevgili İnsan’dan sözler tutuyorum, diyerek bir bebeğin annesinin kucağına atlaması gibi, ellerime atlayası geliyor. Yine Riyaz’la aynı duyguları paylaşan Mesnevi, Mârifetnâme, Risale-i Nur… Hepsi, başköşedeki kitaptan mülhem. Ve onu daha iyi anlamak ve yaşamak için bir basamak. Gerçi bütün kitaplar öyle değil midir? Zaten o şuurda olmayanlar, bir satır dahi yazmaya değmeyecek kâğıt tomarlarından başka bir şey değildir.

Alt rafta şiir kitapları… Nedense içlerinde en ihtişamlı Çile’yi görüyorum. Çile, kelime olarak muzdaripliği çağrıştırıyor; yanmayı, yandıkça olgunlaşmayı. İçerisindekiler de bundan uzak değil. “Çile”nin kelimelere bürünmesi, ancak bu şiirlerle olur. Kitabın belki yarısı hafızamda, ancak elim yine de en fazla ona gidiyor.

“Sana geldim, ayaklarına kapanmaya geldim / Af dilemeye geldim, affa layık olmasam da” mısraları dökülüyor Gün Doğmadan’ın bağrından. Bu güçlü kelimeler, ben gibi fakirleri affa davet ediyor; affa layık olmasak da.

Ömründe pek safa görmeyen bir şairin kitabı Safahat da, her dem sıcaklığını korur rafımda. Önüne çıkan onca engele rağmen, dimdik duran bir şiir anıtı…
“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem / Gelenin keyfi için, geçmişe kalkıp sövemem” mısralarını uzatıyor şimdi.
Safahat’ın bu mısraları uzatması, diğer şiir kitapları için adeta bir kıvılcım oluyor. Hepsi, en nadide mısralarını uzatarak “ben de varım” diyor. Tabii ben biliyorum ki onların hepsi bir “yürek”; ve kitaplığımda olduğu gibi içimde de bir yerlere sahip.

İsminin baş harfleri “acz” tutan bir şairin Şiirler’i konuşuyor şimdi: “Zulümdür dinlenen, başlarsa eğilmiş / Gömleğin üstüne kadar çıkmış kalpteki kara leke” içinde bulunduğumuz durum ve bizim duruşumuzu ne kadar da güzel anlatıyor.

Sonra Erbain, Kendi Gök Kubbemiz, Tenha Sözler, Yeni Bir Sevda Süleyman’ı, Ay Burcu, Su Burcu, Tehlikeli Belki, Peltek Vaiz, Tadat, Kendi ve Siyah… Hepsi bir şeyler uzatıyor.
Sonraki rafta öykü ve romanlar… Dünya romanının baş tacı Suç ve Ceza, rafımın da başında. Raskolnikov’u öyle diri tutan bir kitap ki, kahraman, her an atlayıp çıkacakmış gibi. Komşusu Sefiller de en az onun kadar heybetli. O kitabı okuyalı yıllar olmasına rağmen, küçük kızın hâlini unutmam mümkün olmadı. Don Kişot, Ana, Fatih Harbiye, Yaban, Gün Olur Asra Bedel, Minyeli Abdullah, kitaplığımı süsleyen romanlardan bazıları.

Batı’nın üzerimize yıllardır, zehrini kusmasıyla, “kendimiz”den geçip akıl almaz bir hâle bürünmemizi anlatan Çözülme, öykü kitaplarım içinde hemen göze çarpıyor. Yine kaybolan değerlerimiz karşısında, nasıl değersizleştiğimizi anlatan Gül Şefteli Yemeni. Dava delisi Kerim’den alacağımız o kadar ders var ki… Ya Tahammül Ya Sefer görünüyor şimdi.
İçim Su Berraklığında, Saklı Yara, Ertesi Dünya, “kim var” denildiğinde, “ben varım” diyen bazı öykü kitaplarım.

Sonra, zihnimize istikamet ve istikrar veren fikir kitapları… Yazarının “bütün geçit ve kilit noktalarını gösterici ve davayı temellendirici baş eser” dediği İdeolocya Örgüsü. Davanın ne olduğunu ve bizim nasıl bir duruş sergileyeceğimizi anlatan, belki Cumhuriyet sonrası kaleme alınmış en güçlü eser. Yine aynı yazardan “din” uğruna zulme uğrayan mücahitlerin anlatıldığı Son Devrin Din Mazlumları adlı kitap. Öyle ki bu yapıtta, şehidin kanıyla âlimin mürekkebini bir arada görüyorum. Hemen yanı başında, bütün bir medeniyeti dava edinen, vakur bir kalemin ürünleri: Diriliş Muştusu, Diriliş Neslinin Amentüsü, Varolma Savaşı…
Hareket’in liderinin, milli ve manevi dünyamızı şekillendiren o güçlü yazılarından oluşan bazı kitapları: Kültür ve Medeniyet, Yarınki Türkiye… Okurken altını en fazla çizdiğim kitaplardan biri de şüphe yok ki Üç Mesele’dir. Belli ki, “mesele”lerimizin derinliğini anlamamızda bu kitabın büyük bir yeri var.

Son olarak “anmadan geçemem” dediğim İki Dünya kitabı…Çözülme öyküsünün yazarından. Burada, Batı dünyasını ve bizim dünyamızı karşılaştıran enfes yazılar var. 150 yılı aşkın bir zamandır, peşinde koştuğumuz dünya, bize ne kadar yakışıyor? Bir edîbin kaleminden gayet açık ve cesur cümlelerle öğreniyorum.

Kuşkusuz ki okumak, kutsal ve asil bir iştir. Bu asillik, kökenini Kitap’tan alır. Dolayısıyla Kitap’ın işaret ettiği gibi, bu asil işe, “Yaradan’ın adıyla başlamak” gerekmektedir. Aksi takdirde ne raflardaki kitapların, ne de onlara duyulan muhabbetin bir önemi olmayacaktır.

Akademik özgürlük...

MUSTAFA ÖZTÜRK yazdı:
“Eğer tüm insanlığın, farklı düşünen tek bir kişiyi susturmasını haklı buluyorsanız, gün gelip o tek kişinin iktidarı ele geçirdiğinde tüm insanlığı susturmasına karşı çıkmaya da hakkınız olmaz...” diye söylemişti Colombia Üniversitesi rektörü Jonathan R. Cole, John S. Mill’in “On Liberty” adlı makalesinden yaptığı alıntı ile. Bilenler hatırlayacaktır, yıllar önce oryantalizm ve kültür üzerine yaptığı çalışmalarıyla ünlü, Filistinli akademisyen Edward Said, Filistin-İsrail sınırında İsrail karakoluna taş atarken görüntülenmişti. Bunun üzerine bazı kişiler (Yahudi lobileri) Said’in görevinden uzaklaştırılması için üniversite yönetimine baskı yapmışlardı. Üniversite yönetimi onurlu bir şekilde davranmış, bir öğretim elemanının her şeyin üzerinde olduğunu ima eden bir mektup yayınlayarak ilim adamına sahip çıkmıştı. Akademik dünyanın en onurlu hareketlerinden birisidir belki de bu hareket. Dünyanın sayılı ilim adamlarından ve entelektüellerinden (bu tabiri ve duruşu sevmeyenler rahatsız olmakta özgürdürler) olan Edward Said’e karşı, olması gerektiği gibi davranılarak, “üniversite” adlı kurumun asli kimliğini ortaya konmuştu.

Bunu hatırlatmış olmamın elbette bir nedeni var. Hepimizin bildiği gibi bir “Kemalizm” meselesi daha geçti ülkenin gündeminden. Atilla Yayla meselesi...

Sayın Yayla, yaptığı kaliteli çalışmalar ile tanınan liberal akademisyen. Düşüncelerinin bir çoğuna katılmasam da, hatta eleştirilecek birçok yanı olduğunu iddia etsem de, olaylar bana Atilla Yayla ile ilgili bir şeyler yazma gereği hissettirdi. Mesele Atilla Bey’in İzmir’de yaptığı konuşma değil, “Kemalizm” değil, liberal AKP’nin misafirine sahip çıkamayışı hiç değil. Bunu bilmenizi isterim. Witgenstein’in Tractacus adlı eserinde söylediği gibi “üzerinde konuşulamayan konusunda susmalı.” Zaten işin bu tarafının konuşulmasını kelli-felli ağabeylerimize(!) bırakmamız gerekiyor galiba. Çünkü onlar bilir bu işi. Çünkü “körler ile sağırlar birbirini ağırlar.”
Benim dikkat çekmek istediğim; fikir beyan etmiş olmasından dolayı, üzerine gelinen bir akademisyene çalışma arkadaşlarının ve patronlarının (patron diyorum çünkü bu ülkede her şey patron-işçi ilişkisi ile yürüyor, akademik hayat da buna dahil) sahip çıkmayışları, onu reddedişleridir. Türk modernleşmesinin önemli bir ayağı olan akademik ve aydın camia, her zaman iktidarın “verili/dayatılı” formlarının ilk taşıyıcıları oluyor her nedense? Tamam, aydınlar her dönem yaslanacakları yastık bulmuşlardır kendilerine; aristokrasi, kilise, sanayileşme ile birlikte burjuvazi v.s. Tamam da bu ülkede hiç mi muhalif aydın çıkmayacak. Hiç mi fikirleri “görünene” ve “gösterge”lere ters şeyler taşıyan bir aydın çıkmayacak. Aydın meselesini ortaya ilk olarak atan Batı’da bile belirli dönemlerde muhalifler, karşı duranlar çıkmışlardır. Örnek olarak aklıma J.P.Sartre geliyor. Buradan da görebiliriz batılılığımızın paçalarımızdan nasıl aktığını. Batılı olmaya çalışanlar, bunun çığırtganlığını yapanlar keşke bu tarafından görebilselerdi Batı’yı. En azından daha temiz taraflarından sarılırlardı Batı’ya.

Evet, Türk aydınından tıpkı Edward Said olayında olduğu gibi bir duruş beklerdim. Özellikle akademik camiadan... Ne yazık ki olmadı. Yaptıkları bir babanın, korkudan oğlunu reddetmesinden başka bir şey değildir. Kısaca, komedi sahnesidir sergilenenler. Komedi sahnesi. Güzel oldu vallahi. Benzetmeden çok gerçeği yansıtıyor. Saldırganlık duygusuyla hareket edenler iyi sergiliyorlar oyunlarını. Ne yazık ki Atilla Bey, komediye karışmış trajedidir. Ben de bu oyunda sergilenen komediden gözlerimin mayışmadığını, trajediyi görebildiğimi söylemeye çalışıyorum. Ama sevindiğim bir şey var; Atilla Yayla her şeye rağmen, gerçek bir “entelektüel duruş” sergilemiştir.

Muhalif şeyler söylemiştir ve söylemekle kalmayıp söylediklerini iyi bir şekilde savunmuştur. Bu nedenle tebrik etmek lazımdır Atilla Yayla’yı. Liberalleri “konjonktör’ün adamları” olarak bilirdim. Atilla Yayla beni yanılttı. Gördüm ki, muhaliflik yürekle ve onurla alakalıymış. Taşınan ideoloji ile alakalı değilmiş yani.

Atilla Yayla, aydın kişinin gerektiğinde bütün ideolojilere ve ideallere karşı muhalif duruşu olan kişi olduğunu gösterdi bu ülkeye. Ona sahip çıkmayanlara gelince, en güzel cevabı yine, yıllar önce bir akademisyenini savunan rektörün mektubu verecektir: “Üniversite, bir mensubunun fikirlerini açıklamasına veya davranışlarına karşı, cezai veya asli bir davanın konusu olsa da, herhangi bir yaptırımda bulunamaz. Tepkiyi koşullar belirler. Sınıfta veya dışarıda ifade edilen ve bize çirkin gelen fikirlerin, bizim ‘gerçek’ kavrayışımızı yerinden eden, önyargılarımızı ve peşin hükümlerimizi sorgulayan fikirlerin, akademik düzenimizin temel yapısını tehdit etmedikleri sürece güvence altına alınmaları gerekir. Eğer biz Profesör Said’ in özgür yazıp konuşma hakkını inkar edersek bundan sonra kim susturulacak, ceza korkusu olmadan aklındakileri söyleme hakkına kimin sahip olduğunu belirleyen engizisyoncu kim olacak, bunları da şimdiden düşünmeye başlamamız gerekecek.”