Bir ahlak paranoyası..
MUSTAFA ÖZTÜRK yazdı:
7 yaşındaki çocuğa yapılan tecavüz, altmış saatte yedi insanın ölümü ile sonuçlanan vahşet v.s. üzerine yapılacak bütün tahliller aslında suçu ve suçluyu aklamaktan başka bir şeye yaramayacaktır.
Ne mutlu bize(!) Ulaşmak istediğimiz yere vardık sonunda. 150 yıldan fazladır biz bunu istemiyor muyduk? Modern hayatın gereklerini yerine getirerek, ona eklemlenmek ve onun taşıyıcısı olmayı istemiyor muyduk? Galiba oluyor. Daha da olacak gibi görünüyor. Evet, batılılaşma ve modernleşme arzularımız yerini buluyor artık. Başlıca manevi bir birikim olan geleneğimizi reddederken gelecek sonuçların böyle olmasından başka ne bekliyorduk ki? İşte modernleşme maceramız, işte sonuçları! Ne yazık ki Batı’nın sorgulamaya başladığı, canının sıkıldığı, kurtulmak için uğraştığı şeylere biz yeni ulaşıyoruz; sahipsizlik, bir başınalık, ahlak paranoyası v.s. yani genel anlamıyla modernleşme. Bunu anlamak için fazla zorlanmamıza gerek yok zannedersem. Batı’da son yıllarda karakter, güven, ahlak, edepsizlik vs. üzerine yazılmış kitapları gözden geçirmemiz yeterli olacaktır.
Arabanın cinsel bir imge olarak kullanıldığı 'Çarpışma' romanında yazarın, daha kitabın girişinde kullandığı “yaşamımız 20. yüzyılın o büyük, ikiz ana temasının egemenliği altında. Bunlar “seks” ve “paranoya”dır.” cümlesi yaşanılan çağın dünyaya neler getirdiğini görmek açısından önemli bir tespittir. Bir paranoyanın resmidir yaşanılan zamanlar. İnsanlık yaşadığı bu paranoya neticesinde asli kimliğini unutarak hayvaniliğin (nefsin) sınırları içerisine hapsolmuştur.
Modern zamanların ürettiği “kapitalist” anlayış sadece ekonomik alanda değil sosyal alanlarda da kendini açıkça göstermiştir. Kapitalizm ile birlikte ortaya çıkan “kalabalık bir dünyada yaşıyor olsam da, bu kalabalıkların görüntüsüne aldanmamam ve birey olarak kendimi sosyal planda alabildiğince garanti altına almam lazım” şeklindeki “rekabet” anlayışı toplumların çözülme nedenlerinin başında geldiği gibi bireyin de bir suç makinesi olmaya hazır hale gelmesine neden olmaktadır. Millet olarak yaşadığımız tam da budur. Geç kalmış da olsa bu ortamı artık iliklerimize kadar hissetmeye başladık.
Francis Fukuyama, “sosyal güvenin azalması” olarak adlandırdığı bu duruma, en dikkat çekici örneklerden birisi olarak Batı’daki aile parçalanmalarını örnek olarak göstermektedir. Ona göre ahlaki topluluk açısından geri kalan tek fırsat olarak gösterdiği “aile” de bu güvensizlikten nasibini almıştır. Toplumumuza baktığımızda, son dönemlerde fazlasıyla ortaya çıkan aile parçalanmaları bizim de bu güvensizliği nasıl yaşadığımızı anlamamızda kolaylık sağlayacaktır. Sanayileşen, büyük sosyal değişimler yaşayan insanlığın kapitalizmin sosyal planda yol açtığı olumsuzlukları olumlu birer sonuçmuş gibi algılayarak köklerinden kopması ve sahipsiz kalması ne hazin bir durumdur. Kapitalizm ile birlikte ortaya çıkan “birey” önceliği toplumun aleyhine bir hal almış, toplumun çökmesine neden olduğu gibi “birey” in de yok olmasını doğurmuştur.
Modern anlayışla ortaya çıkan süreç, oluştururken yok eden bir süreçtir. Bir taraftan yeni yaşam standartları getiren, ticari ve sosyal sınırları genişleten bu anlayış diğer taraftan insanlığa acı bunalımlarda getirmektedir maalesef. Ortaya çıkan gelişmiş toplum modeli geleneksel hayatı yok etmiş, insanların ahlaki yapısını ezmiştir.
Yine Richard Sennett ’in belirttiği gibi modern anlayış ve modern kurumlar “bağlılık” ve “sadakat” meselesini tıpkı ekonomi alanındaki gibi bir hale yani kısa vadeli güven anlaşmaları haline getirmiştir. Kişi sadakatini öteki’ne karşı sadece onunla işi olduğu müddetçe gösterecektir, güven verecektir. Aslında güven hiç olmayacak, sadakat ise göz yanılması olacaktır. Güçlü bir insanlık bağı kurulmadığı için kısa zamanda parçalanmalar kendini gösterecektir.
Bu istikrarsızlık modernliğin belirgin bir uzvu olan kapitalizmin, insanları buhrana bunalıma, suç ortamına itmesinden başka bir şey değildir. Bunlar böyle olunca Sennett’in de dediği gibi “irade ile davranışlar birbirinden kopacak”, güven bağları zedelenerek “karakter aşınmaları” meydana gelecektir. Toplumumuzun da son günlerde artarak yaşadığı sapıklıklar, sapkınlıklar tıpkı yazarın söylediği gibi karakter aşınmalarıdır. Maneviyatını, yani arasındaki “uzun vadeli bağları” kaybeden toplumumuz, birbirinin gözlerinin içine bakamayan güvensizler ve tehlike yığınlarına dönüşmüştür. Yani bir “akılcılaşma” olarak algılanan modern anlayış, kendi akıldışılığını üretmiş, bunu yaşamın bütün alanlarına korkusuzca yaymış, yayılınca da kendi akılsızlığının akılcılık gibi algılanmasını sağlayarak, insaniliğin ortadan kalkmasına neden olmuştur.
John Tomlinson’un dediği gibi “kültür bir alınyazısı değil bir karar meselesidir.” Ve yine söylediği gibi “kültürel irade üçüncü dünya halklarının kendilerine ‘dayatılan’ yabancı kültürü hap gibi yutan ‘salaklar’ olduğunu varsayan modernist söylemlere karşı kültürel toplulukların, kendi tercihleri olan özneler, kültürel eylemciler” olduğunu unutmamak gerekiyor.” Evet, geleneksel kültürler ve inanışlar Batı’nın icat ettiği kapitalist kültürün işgali altındadır. Geleneksel bir kuvveti olan bu kültürler, bu işgalin sonuçları karşısında şaşkın duruma düştükleri gibi, umudu yine aynı anlayışın icat ettiği suni çözümler ve kurumlarda arıyor. UNESCO, UNICEF, vs. kurumların hepsi birer günah çıkarma kurumları oldukları gibi, bu kurumların geleneksel kültürlere vereceği hiçbir şeyleri yoktur.
İnsanlık olarak bir refah düzeninin arzusu içindeyiz. A. Giddens başta olmak üzere, birçok sosyal bilimci tarafından refah dönemi arzusunun kaynaklarının çok olduğunu savunulmasını, bu arzuyu toplumsal karışıklıktan duyulan korkuya, çalışma hayatının çetrefilli yapısına, emeğin karşılanması meselesine v.s. bağlanmasından ziyade, (bizim için) refah düzeyi ancak kaybettiğimiz (terk ettiğimiz) geleneğin (maneviyatın) yeniden üretilmesine bağlıdır. Sosyal bilimcilerin bahsettiği kökler belki geçerlidir ama unutmamak gerekir ki tarihimizin birçok döneminde ekonomik, yapısal, bürokratik vs. karşılaşmış olsak da, hiçbirisinde yaşadığımız ahlak problemlerindeki gibi acziyete düşmemişiz.
İnsan yaşadıkları ve hissettikleri ile insandır. Korkular, günahlar, standartlar vs. ile yaşamını sürdürür insanoğlu. Yaşadığımız dünya salt bir iyilik üzerine kurulmamıştır. Dünya, pisliğiyle, nefretiyle, acısıyla var olan bir dünyadır. Önemli olan, insanın görevinin bunların arasında en iyi olanı bulmak ve onun doğrultusunda bir yaşam sürmek olduğunu unutmamaktır. Yani inancımızda kavramsallaştırdığımız gibi “maneviyat gömleği”ni giyip, bütün düğmelerini iyice iliklemek gücümüzde yatıyor refah ve huzur.
Kimilerine göre sürgünde olan, inancımıza göre bir sınav arenasında olan bizler –bütün insanlık- modern zamanların ürettiği “uygar insan”, “çağdaş insan” palavralarına aldanıp (ki insanlık olarak bu palavraları biz ürettik) kendi “sınırlılığımızı”, gidebileceğimiz sınırı unutup, daha ileriye varmak adına “sekülerizm” gibi ideolojilerin tuzağına düşerek Yaratıcı’yı yaşadığımız dünyadan kovmaya yeltendik. Hatta O’nun yerine el atmaya çalışarak hayatımızın kirlenmesine, saçma bir paranoyanın ortasında katiller, 7 yaşındaki bir çocuğa tecavüze yeltenen şeytancıklar üretmeye başladık. Yıllar önce, ülkemiz siyasetçilerinden Sayın Erbakan’ın söylediği “herkesin başına polis dikemezsiniz ama herkesin kalbine Allah korkusunu yerleştirebilirsiniz, böylelikle sorunlar kendiliğinden ortadan kalkar” sözü ne söylemek istediğimizi özetlemeye yetecektir.
Daha yüzyıl öncesinden modernitenin ne gibi sonuçlar doğuracağını tahmin edip, bunları eserlerine yansıtanlardan birisi olan Goethe’nin Faust adlı eserinde Dr. Faust’un serüvenleri ile hızla ilerleyen modernliğin resmini çıkarması ve son bölümünde kahramanına “ilerleme için biraz kanın ve gözyaşının önemi yoktur” sözünü söyletmesi, yaşadıklarımızı yıllar öncesinden özetlemiştir. İlerleme için biraz kanın ve gözyaşının önemsiz olduğunu direten modern anlayış öyle bir noktaya gelmiştir ki; biraz kan ve gözyaşı tüm dünyayı sararak insanlığı kocaman felaketlerin eşiğine getirmiştir. İnsanlığın, en azından biz Müslümanların, maneviyat zırhına bürünmesi gerekir. Yoksa gün geçtikçe artan katliamların sayısını hesaplayamayacak, değil 7 yaşındaki çocuğa, anne karnındaki ceninlere sulanan hayvanların aramızda dolaşmasına imkân sağlamış olacağız. Boğulacağız kısaca bu kan ve gözyaşı gölünde. Çığlık atmaya dahi fırsatımız olmayacak.
KAYNAKÇA:
1) R. Sennett, Karakter Aşınması, Ayrıntı Yayınları.
2) J. G. Ballard, Çarpışma, Ayrıntı Yayınları.
3) F. Fukuyama, Güven, İş Bankası Yayınları.
4) J. Tomlinson, Kültürel Emperyalizm, Metis Yayınları.
5) A. Giddens, Sağ ve Solun Ötesinde, Metis Yayınları.
6) Goethe, Faust, Sosyal Yayınları.
7 yaşındaki çocuğa yapılan tecavüz, altmış saatte yedi insanın ölümü ile sonuçlanan vahşet v.s. üzerine yapılacak bütün tahliller aslında suçu ve suçluyu aklamaktan başka bir şeye yaramayacaktır.
Ne mutlu bize(!) Ulaşmak istediğimiz yere vardık sonunda. 150 yıldan fazladır biz bunu istemiyor muyduk? Modern hayatın gereklerini yerine getirerek, ona eklemlenmek ve onun taşıyıcısı olmayı istemiyor muyduk? Galiba oluyor. Daha da olacak gibi görünüyor. Evet, batılılaşma ve modernleşme arzularımız yerini buluyor artık. Başlıca manevi bir birikim olan geleneğimizi reddederken gelecek sonuçların böyle olmasından başka ne bekliyorduk ki? İşte modernleşme maceramız, işte sonuçları! Ne yazık ki Batı’nın sorgulamaya başladığı, canının sıkıldığı, kurtulmak için uğraştığı şeylere biz yeni ulaşıyoruz; sahipsizlik, bir başınalık, ahlak paranoyası v.s. yani genel anlamıyla modernleşme. Bunu anlamak için fazla zorlanmamıza gerek yok zannedersem. Batı’da son yıllarda karakter, güven, ahlak, edepsizlik vs. üzerine yazılmış kitapları gözden geçirmemiz yeterli olacaktır.
Arabanın cinsel bir imge olarak kullanıldığı 'Çarpışma' romanında yazarın, daha kitabın girişinde kullandığı “yaşamımız 20. yüzyılın o büyük, ikiz ana temasının egemenliği altında. Bunlar “seks” ve “paranoya”dır.” cümlesi yaşanılan çağın dünyaya neler getirdiğini görmek açısından önemli bir tespittir. Bir paranoyanın resmidir yaşanılan zamanlar. İnsanlık yaşadığı bu paranoya neticesinde asli kimliğini unutarak hayvaniliğin (nefsin) sınırları içerisine hapsolmuştur.
Modern zamanların ürettiği “kapitalist” anlayış sadece ekonomik alanda değil sosyal alanlarda da kendini açıkça göstermiştir. Kapitalizm ile birlikte ortaya çıkan “kalabalık bir dünyada yaşıyor olsam da, bu kalabalıkların görüntüsüne aldanmamam ve birey olarak kendimi sosyal planda alabildiğince garanti altına almam lazım” şeklindeki “rekabet” anlayışı toplumların çözülme nedenlerinin başında geldiği gibi bireyin de bir suç makinesi olmaya hazır hale gelmesine neden olmaktadır. Millet olarak yaşadığımız tam da budur. Geç kalmış da olsa bu ortamı artık iliklerimize kadar hissetmeye başladık.
Francis Fukuyama, “sosyal güvenin azalması” olarak adlandırdığı bu duruma, en dikkat çekici örneklerden birisi olarak Batı’daki aile parçalanmalarını örnek olarak göstermektedir. Ona göre ahlaki topluluk açısından geri kalan tek fırsat olarak gösterdiği “aile” de bu güvensizlikten nasibini almıştır. Toplumumuza baktığımızda, son dönemlerde fazlasıyla ortaya çıkan aile parçalanmaları bizim de bu güvensizliği nasıl yaşadığımızı anlamamızda kolaylık sağlayacaktır. Sanayileşen, büyük sosyal değişimler yaşayan insanlığın kapitalizmin sosyal planda yol açtığı olumsuzlukları olumlu birer sonuçmuş gibi algılayarak köklerinden kopması ve sahipsiz kalması ne hazin bir durumdur. Kapitalizm ile birlikte ortaya çıkan “birey” önceliği toplumun aleyhine bir hal almış, toplumun çökmesine neden olduğu gibi “birey” in de yok olmasını doğurmuştur.
Modern anlayışla ortaya çıkan süreç, oluştururken yok eden bir süreçtir. Bir taraftan yeni yaşam standartları getiren, ticari ve sosyal sınırları genişleten bu anlayış diğer taraftan insanlığa acı bunalımlarda getirmektedir maalesef. Ortaya çıkan gelişmiş toplum modeli geleneksel hayatı yok etmiş, insanların ahlaki yapısını ezmiştir.
Yine Richard Sennett ’in belirttiği gibi modern anlayış ve modern kurumlar “bağlılık” ve “sadakat” meselesini tıpkı ekonomi alanındaki gibi bir hale yani kısa vadeli güven anlaşmaları haline getirmiştir. Kişi sadakatini öteki’ne karşı sadece onunla işi olduğu müddetçe gösterecektir, güven verecektir. Aslında güven hiç olmayacak, sadakat ise göz yanılması olacaktır. Güçlü bir insanlık bağı kurulmadığı için kısa zamanda parçalanmalar kendini gösterecektir.
Bu istikrarsızlık modernliğin belirgin bir uzvu olan kapitalizmin, insanları buhrana bunalıma, suç ortamına itmesinden başka bir şey değildir. Bunlar böyle olunca Sennett’in de dediği gibi “irade ile davranışlar birbirinden kopacak”, güven bağları zedelenerek “karakter aşınmaları” meydana gelecektir. Toplumumuzun da son günlerde artarak yaşadığı sapıklıklar, sapkınlıklar tıpkı yazarın söylediği gibi karakter aşınmalarıdır. Maneviyatını, yani arasındaki “uzun vadeli bağları” kaybeden toplumumuz, birbirinin gözlerinin içine bakamayan güvensizler ve tehlike yığınlarına dönüşmüştür. Yani bir “akılcılaşma” olarak algılanan modern anlayış, kendi akıldışılığını üretmiş, bunu yaşamın bütün alanlarına korkusuzca yaymış, yayılınca da kendi akılsızlığının akılcılık gibi algılanmasını sağlayarak, insaniliğin ortadan kalkmasına neden olmuştur.
John Tomlinson’un dediği gibi “kültür bir alınyazısı değil bir karar meselesidir.” Ve yine söylediği gibi “kültürel irade üçüncü dünya halklarının kendilerine ‘dayatılan’ yabancı kültürü hap gibi yutan ‘salaklar’ olduğunu varsayan modernist söylemlere karşı kültürel toplulukların, kendi tercihleri olan özneler, kültürel eylemciler” olduğunu unutmamak gerekiyor.” Evet, geleneksel kültürler ve inanışlar Batı’nın icat ettiği kapitalist kültürün işgali altındadır. Geleneksel bir kuvveti olan bu kültürler, bu işgalin sonuçları karşısında şaşkın duruma düştükleri gibi, umudu yine aynı anlayışın icat ettiği suni çözümler ve kurumlarda arıyor. UNESCO, UNICEF, vs. kurumların hepsi birer günah çıkarma kurumları oldukları gibi, bu kurumların geleneksel kültürlere vereceği hiçbir şeyleri yoktur.
İnsanlık olarak bir refah düzeninin arzusu içindeyiz. A. Giddens başta olmak üzere, birçok sosyal bilimci tarafından refah dönemi arzusunun kaynaklarının çok olduğunu savunulmasını, bu arzuyu toplumsal karışıklıktan duyulan korkuya, çalışma hayatının çetrefilli yapısına, emeğin karşılanması meselesine v.s. bağlanmasından ziyade, (bizim için) refah düzeyi ancak kaybettiğimiz (terk ettiğimiz) geleneğin (maneviyatın) yeniden üretilmesine bağlıdır. Sosyal bilimcilerin bahsettiği kökler belki geçerlidir ama unutmamak gerekir ki tarihimizin birçok döneminde ekonomik, yapısal, bürokratik vs. karşılaşmış olsak da, hiçbirisinde yaşadığımız ahlak problemlerindeki gibi acziyete düşmemişiz.
İnsan yaşadıkları ve hissettikleri ile insandır. Korkular, günahlar, standartlar vs. ile yaşamını sürdürür insanoğlu. Yaşadığımız dünya salt bir iyilik üzerine kurulmamıştır. Dünya, pisliğiyle, nefretiyle, acısıyla var olan bir dünyadır. Önemli olan, insanın görevinin bunların arasında en iyi olanı bulmak ve onun doğrultusunda bir yaşam sürmek olduğunu unutmamaktır. Yani inancımızda kavramsallaştırdığımız gibi “maneviyat gömleği”ni giyip, bütün düğmelerini iyice iliklemek gücümüzde yatıyor refah ve huzur.
Kimilerine göre sürgünde olan, inancımıza göre bir sınav arenasında olan bizler –bütün insanlık- modern zamanların ürettiği “uygar insan”, “çağdaş insan” palavralarına aldanıp (ki insanlık olarak bu palavraları biz ürettik) kendi “sınırlılığımızı”, gidebileceğimiz sınırı unutup, daha ileriye varmak adına “sekülerizm” gibi ideolojilerin tuzağına düşerek Yaratıcı’yı yaşadığımız dünyadan kovmaya yeltendik. Hatta O’nun yerine el atmaya çalışarak hayatımızın kirlenmesine, saçma bir paranoyanın ortasında katiller, 7 yaşındaki bir çocuğa tecavüze yeltenen şeytancıklar üretmeye başladık. Yıllar önce, ülkemiz siyasetçilerinden Sayın Erbakan’ın söylediği “herkesin başına polis dikemezsiniz ama herkesin kalbine Allah korkusunu yerleştirebilirsiniz, böylelikle sorunlar kendiliğinden ortadan kalkar” sözü ne söylemek istediğimizi özetlemeye yetecektir.
Daha yüzyıl öncesinden modernitenin ne gibi sonuçlar doğuracağını tahmin edip, bunları eserlerine yansıtanlardan birisi olan Goethe’nin Faust adlı eserinde Dr. Faust’un serüvenleri ile hızla ilerleyen modernliğin resmini çıkarması ve son bölümünde kahramanına “ilerleme için biraz kanın ve gözyaşının önemi yoktur” sözünü söyletmesi, yaşadıklarımızı yıllar öncesinden özetlemiştir. İlerleme için biraz kanın ve gözyaşının önemsiz olduğunu direten modern anlayış öyle bir noktaya gelmiştir ki; biraz kan ve gözyaşı tüm dünyayı sararak insanlığı kocaman felaketlerin eşiğine getirmiştir. İnsanlığın, en azından biz Müslümanların, maneviyat zırhına bürünmesi gerekir. Yoksa gün geçtikçe artan katliamların sayısını hesaplayamayacak, değil 7 yaşındaki çocuğa, anne karnındaki ceninlere sulanan hayvanların aramızda dolaşmasına imkân sağlamış olacağız. Boğulacağız kısaca bu kan ve gözyaşı gölünde. Çığlık atmaya dahi fırsatımız olmayacak.
KAYNAKÇA:
1) R. Sennett, Karakter Aşınması, Ayrıntı Yayınları.
2) J. G. Ballard, Çarpışma, Ayrıntı Yayınları.
3) F. Fukuyama, Güven, İş Bankası Yayınları.
4) J. Tomlinson, Kültürel Emperyalizm, Metis Yayınları.
5) A. Giddens, Sağ ve Solun Ötesinde, Metis Yayınları.
6) Goethe, Faust, Sosyal Yayınları.
