« Home | Akademik özgürlük... » | Neden?.. » | Aşk ve savaş.. » | Dikkat Şiir! » | Sen aklıma düştükçe.. » | Parçalı bulutlu sözler.. » | Ne farkeder bir rüya olsan? » | Devinimler.. » | Dikkat Şiir! » | Mazeret »

Kitaplarım üzerine..

ATİLLA YARAMIŞ yazdı:
Onlar hakkında herkes bir şeyler söyler. Ama en çok şeyi de onlar söyler. Kitaplardan bahsediyorum; kitaplığımın karşısına geçerek. En üst rafın başköşesi, Kitaplar Kitabı’nın. Ona baktıkça, dokundukça onu okuyup yaşadıkça “insan”lığımız bir değer kazanmaz mı? Hem onun içinde kâinatlar saklı. Merhamet, adalet, dua… O kitabın içinden birkaç söz. Hem ne minvâl üzere okuyacağımız orada yazıyor; hayata nasıl duracağımız; hayata nasıl “hayat” katacağımız. Hem onun bir özelliği de her dem taze oluşudur. 600 sayfayı her gün oku; her gün farklı bir kitabı okumuş gibi olursun. Ve o her gün, bir cümle dahi olsun okunmak ister. Bazen ona elimi sürmediğim üst üste günler geçer de, o yine de her şeyden sadıktır; okudukça ömrüme ferahlık üfler. Onunla komşu Riyaz-üs Salihîn var. O da lisan-ı hâl ile “beni yılda en az bir defa oku” diyor. İçimde senin için, En Sevgili İnsan’dan sözler tutuyorum, diyerek bir bebeğin annesinin kucağına atlaması gibi, ellerime atlayası geliyor. Yine Riyaz’la aynı duyguları paylaşan Mesnevi, Mârifetnâme, Risale-i Nur… Hepsi, başköşedeki kitaptan mülhem. Ve onu daha iyi anlamak ve yaşamak için bir basamak. Gerçi bütün kitaplar öyle değil midir? Zaten o şuurda olmayanlar, bir satır dahi yazmaya değmeyecek kâğıt tomarlarından başka bir şey değildir.

Alt rafta şiir kitapları… Nedense içlerinde en ihtişamlı Çile’yi görüyorum. Çile, kelime olarak muzdaripliği çağrıştırıyor; yanmayı, yandıkça olgunlaşmayı. İçerisindekiler de bundan uzak değil. “Çile”nin kelimelere bürünmesi, ancak bu şiirlerle olur. Kitabın belki yarısı hafızamda, ancak elim yine de en fazla ona gidiyor.

“Sana geldim, ayaklarına kapanmaya geldim / Af dilemeye geldim, affa layık olmasam da” mısraları dökülüyor Gün Doğmadan’ın bağrından. Bu güçlü kelimeler, ben gibi fakirleri affa davet ediyor; affa layık olmasak da.

Ömründe pek safa görmeyen bir şairin kitabı Safahat da, her dem sıcaklığını korur rafımda. Önüne çıkan onca engele rağmen, dimdik duran bir şiir anıtı…
“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem / Gelenin keyfi için, geçmişe kalkıp sövemem” mısralarını uzatıyor şimdi.
Safahat’ın bu mısraları uzatması, diğer şiir kitapları için adeta bir kıvılcım oluyor. Hepsi, en nadide mısralarını uzatarak “ben de varım” diyor. Tabii ben biliyorum ki onların hepsi bir “yürek”; ve kitaplığımda olduğu gibi içimde de bir yerlere sahip.

İsminin baş harfleri “acz” tutan bir şairin Şiirler’i konuşuyor şimdi: “Zulümdür dinlenen, başlarsa eğilmiş / Gömleğin üstüne kadar çıkmış kalpteki kara leke” içinde bulunduğumuz durum ve bizim duruşumuzu ne kadar da güzel anlatıyor.

Sonra Erbain, Kendi Gök Kubbemiz, Tenha Sözler, Yeni Bir Sevda Süleyman’ı, Ay Burcu, Su Burcu, Tehlikeli Belki, Peltek Vaiz, Tadat, Kendi ve Siyah… Hepsi bir şeyler uzatıyor.
Sonraki rafta öykü ve romanlar… Dünya romanının baş tacı Suç ve Ceza, rafımın da başında. Raskolnikov’u öyle diri tutan bir kitap ki, kahraman, her an atlayıp çıkacakmış gibi. Komşusu Sefiller de en az onun kadar heybetli. O kitabı okuyalı yıllar olmasına rağmen, küçük kızın hâlini unutmam mümkün olmadı. Don Kişot, Ana, Fatih Harbiye, Yaban, Gün Olur Asra Bedel, Minyeli Abdullah, kitaplığımı süsleyen romanlardan bazıları.

Batı’nın üzerimize yıllardır, zehrini kusmasıyla, “kendimiz”den geçip akıl almaz bir hâle bürünmemizi anlatan Çözülme, öykü kitaplarım içinde hemen göze çarpıyor. Yine kaybolan değerlerimiz karşısında, nasıl değersizleştiğimizi anlatan Gül Şefteli Yemeni. Dava delisi Kerim’den alacağımız o kadar ders var ki… Ya Tahammül Ya Sefer görünüyor şimdi.
İçim Su Berraklığında, Saklı Yara, Ertesi Dünya, “kim var” denildiğinde, “ben varım” diyen bazı öykü kitaplarım.

Sonra, zihnimize istikamet ve istikrar veren fikir kitapları… Yazarının “bütün geçit ve kilit noktalarını gösterici ve davayı temellendirici baş eser” dediği İdeolocya Örgüsü. Davanın ne olduğunu ve bizim nasıl bir duruş sergileyeceğimizi anlatan, belki Cumhuriyet sonrası kaleme alınmış en güçlü eser. Yine aynı yazardan “din” uğruna zulme uğrayan mücahitlerin anlatıldığı Son Devrin Din Mazlumları adlı kitap. Öyle ki bu yapıtta, şehidin kanıyla âlimin mürekkebini bir arada görüyorum. Hemen yanı başında, bütün bir medeniyeti dava edinen, vakur bir kalemin ürünleri: Diriliş Muştusu, Diriliş Neslinin Amentüsü, Varolma Savaşı…
Hareket’in liderinin, milli ve manevi dünyamızı şekillendiren o güçlü yazılarından oluşan bazı kitapları: Kültür ve Medeniyet, Yarınki Türkiye… Okurken altını en fazla çizdiğim kitaplardan biri de şüphe yok ki Üç Mesele’dir. Belli ki, “mesele”lerimizin derinliğini anlamamızda bu kitabın büyük bir yeri var.

Son olarak “anmadan geçemem” dediğim İki Dünya kitabı…Çözülme öyküsünün yazarından. Burada, Batı dünyasını ve bizim dünyamızı karşılaştıran enfes yazılar var. 150 yılı aşkın bir zamandır, peşinde koştuğumuz dünya, bize ne kadar yakışıyor? Bir edîbin kaleminden gayet açık ve cesur cümlelerle öğreniyorum.

Kuşkusuz ki okumak, kutsal ve asil bir iştir. Bu asillik, kökenini Kitap’tan alır. Dolayısıyla Kitap’ın işaret ettiği gibi, bu asil işe, “Yaradan’ın adıyla başlamak” gerekmektedir. Aksi takdirde ne raflardaki kitapların, ne de onlara duyulan muhabbetin bir önemi olmayacaktır.